YIKIM
- tulay samlioglu

- 17 Haz
- 4 dakikada okunur
Yıkım
Tülay Şamlıoğlu, Dr
Bu bölüm TNUM25 - KENTSEL MORFOLOJİ KONGRESİ KİTABI'nda yer alan "ANTROPOSEN ÇAĞI'NDA YIKIMIN BOŞLUĞU" adlı çalışmanın, "3. Kavramsal Çerçeve / 3.2. YIKIM" adlı bölümüne aittir. Çalışmanın tamamına link üzerinden ulaşabilirsiniz. Çalışmanın referansı aşağıda yer almaktadır.
Yıkım kavramı, oluş ve bağlamsal farklılıklarıyla, felsefeden sosyolojiye, ekonomiden mimariye ve de sanata birçok disiplinin sıkça kullandığı bir kavramdır. Etimolojik olarak ‘destruction’ kelimesi, Latince ‘distruere’ kelimesinden türemiş olup, ‘struere’ köküne ‘dis’ olumsuzluk ekinin eklemlenmesiyle oluşur ve ilerletilmiş olarak ‘yapı’ kelimesinin karşılığı olan ‘structure’ fillini olumsuzlar (Kumaraku ve Hoxha, 2022). TDK (2025) ise sözcüğü “yıkmak işi, felaket” gibi anlamlarla nitelerken, yıkmak fiilini ise “kurulu bir şeyi parçalayarak dağıtmak, bozmak, tahrip etmek, ortadan kaldırmak, varlığına son vermek” gibi anlamlarla tanımlamaktadır.
Disiplinlerarası kullanımı oldukça yaygın olan kavram, sosyal bilimler alanında genellikle düşünsel ve yaratıcı bağlamlarca betimlenmiştir. Heiddeger, Derrida gibi düşünürler yıkımı; ‘parçalanma – inşa etmeme – yapı söküm - yapı bozum- yaratıcı yıkım’ gibi bir dizi kavram üzerinden anlamlandırmıştır (Moran, 2021; Harvey, 1990). Fakat buradaki ontolojik düzlem, fiziksel bir tahrip ve yok etmekten öte, bir yaratıcı süreç, düşünme biçimi olarak mevcuttur.
Mimarlık bağlamında ise diyalektik bir iç içelik görülmektedir. İnşa sürecinin kendisi yıkım ile başlar ve mekansal üretim yüzyıllardır yıkarak ya da dönüştürerek süregelir. Özünde, pratikten öte düşünsel ve entelektüel bir eylem olan mimarlığın; koruma/yapma(ma) edimi, yapım(yıkım) süreci kadar öncül bir karakteri olsa dahi pratikte çoğu zaman geridedir. Sonuçta, yıkım ve mimarlık pratiği eşgüdümsel bir birlikteliğe sahiptir. Birşeyi yıkmak, çoğu kez kendinden öncekinin varlığını kabul etmemek üzerine bir eylemdir. Dolayısıyla kavramın kendisi bir güç dayatır ve otoriterleşir. Ayrıca bir nesnenin yıkımı, sonrasında neler olacağıyla ayrılmaz bir bağlantı halindedir (Artan, 2011). Amaç ve araç ilişkisi vardır. Yapmak için yıkmakta mimarlığın ontolojik bir ikilemidir.
Büyük kentsel yıkımlar; planlanmış dönüşümsel süreçler hariç, oluş biçimleri açısından insanoğlunun edilgen bir özne olduğu afetler ya da etken bir özne olduğu çatışma ve savaşlarla birlikte oluşabilmektedir. Tarihsel süreçte gerek afetler, gerekse savaşlar sebebiyle pek çok yerleşim yeri ve kent büyük yıkımlara sahne olmuş, insanlık tarihi bu yıkımların trajedileri ile yazılmıştır. Savaşlar, binlerce insanın yaşamını yitirdiği, şiddetin insanlık üzerinde bir araç olarak kullanıldığı eylemlerdir. Savaşlarla gelen yıkımlar; insanlık, yaşam ve yeryüzü üzerinde pekçok açıdan yıkıcı etkilere sahip olgulardır ve insanlık tarihinin en acı, utanç verici tarihsel kayıtlarını tutarlar. Ayrıca insanların yerinden edilmesine, büyük toplumsal travmalara, ekolojik tahribata, kentsel yıkımlara ve kentsel/kültürel belleğin vb zarar görmesine de sebep olmaktadırlar. Sadece yaşamı değil, aynı zamanda gerçekleştiği yerin tarihini ve kültürünü de hedef alırlar. Sonuç olarak yıkımlar, kentsel bağlamda geri dönüşü mümkün olmayan kayıplara, sosyo-mekansal ve politik-ekonomik sonuçlara sebep olmaktadır (Henni, 2018). Ve şiddetin sonucu oluşan yıkımlar, aslında bir düşüncenin, eşitsiz ve meşruiyet zemininden yoksun biçimde, hedef aldığı topluma yönelik dayattığı bir tahakküm aracına dönüşmektedir.

Şekil 2. Hiroşima ve Sarajevo Yıkımı, 1945 (URL3-4)
Savaşlarla gelen kentsel yıkımlara tarihten pekçok örnek verilebilir. En bilinen ve en trajiklerinden biri; tarihte ilk atom bombası kullanımıyla şehri büyük bir yıkıma uğratan 1945 Hiroşima’nın yıkımıdır (bkz. Şekil 2). Başka bir örnek olarak; 1992 Saraybosna yıkımı da yine en acı kentsel yıkımlardan biri olarak tarihe geçmiştir (bkz. Şekil 2). Savaşların yaşamsal süreklilik, insan hakları ve insani ortak değerler kapsamında travmatik, geri dönülmez sonuçları olduğu tartışmasızdır. Tüm bu trajedilerle birlikte kentsel ve kültürel bağlamdaki zararları da kaçınılmazdır.

Şekil 3. St. George’s Church, Donetsk, 2022 (URL-5) ve Al-Omari Mosque, 2024 (URL-6)
Oluş biçimi açısından çatışma ve savaşlarla gelen yıkımlar, sadece yaşamı ve canlıları yok etmekle kalmaz, kültürel sürekliliğe müdahale eder, hafızanın aktarımını kesintiye uğratır ve büyük bir boşluk yaratır (Weizman, 2007; bkz. Şekil 3). Savaşlar, şiddet aracılığıyla toplumlara sadece bir ideoloji dayatmaz, aynı zamanda bir kültür ve kimlik yıkımını da hedef alır. Kent ve mimari, tam olarak bu noktada hedef haline gelmektedir. Çatışma ve savaşlarla gelen yıkım kentlere kendi fikirsel egemenliğini dayatır ve ideolojiktir. Bu bağlamda kentsel yıkımlarla, elbette mimarinin savaşlar sürecince ve sonrasındaki rolü de tartışma konusu olmuştur. Böylece süreçte mimari literatüre ‘wararchitecture’ (savaş mimarisi) ve ‘urbicide’ (kentkırım – kent kıyımı) gibi çeşitli kavramlar katılmıştır. ‘Wararchitecture’ kavramı Herscher (2008) tarafından; 1992-1996 kuşatması esnasında Saraybosna’da, mimarinin felaket niteliğindeki fiziksel yıkımlarını tanımlamak amaçlı, aynı zamanda bu yıkımların bir kimlik yıkımı olması ve mimarinin bir tür şiddetin aracı haline gelmesine işaret eden bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. Urbicide (kent kıyımı) kavramı ise, kentlerde yer alan sembolik mimari yapılar başta olmak üzere, yapılı çevrenin, kentsel ve kültürel dokunun, önceden tasarlanmış ve kasıtlı bir biçimde yok edilmesini anlatan bir kavramdır (Wright, 2015; Herscher, 2008). Bununla birlikte, savaşların, kent ve kimlik yıkımına etkisi bağlamında literatürde dikkat çeken bir başka değerlendirme ise; kent kütüphaneleri üzerinedir. Gür (2022); 1992 Saraybosna yıkımında çok fazla yazılı kaynağın alev almasıyla yok olan tarihsel kayıt ve yazılı belgelerin de savaşların en onarılmaz tahribatlarından biri olduğunu vurgulamaktadır. Bağlam içinde kent ve yıkım ile ilişkili bir diğer kavram da; disiplinlerarası söylem açısından önemli bir yer tutan, ‘spatial violence’ (mekansal şiddet) kavramıdır (Vidler, 1993; Weizman 2012; Herscher ve Siddiqi, 2014). Spatial Violence (mekansal şiddet); fiziksel mekanın politik ve ideolojik amaçlarla manipüle edilmesi, inşa edilmiş çevreler aracılığıyla süregelen çeşitli zarar biçimleri, mimariye dışarıdan uygulanan değil, mimarinin uyguladığı bir etki biçimi gibi ifadelerle mekanın da bir şiddet öznesine dönüşebileceği anlamında tanımlanmaktadır (Weizman, 2012; Herscher ve Siddiqi, 2014).
Yıkım bağlamında bir başka sonuç ise; tüm fiziksel yıkımların aynı zamanda büyük çevresel sonuçlarının olduğu gerçeğidir. Antroposen bağlamında, savaşlar da insanoğlunun yerküreye ve ekosisteme uyguladığı önemli bir müdahale biçimidir. Bu büyük tahribatlar; süreçte dünyanın doğal akışını etkileyen faktörler arasındadır. Bunun yanı sıra her yıkım sonrası kentlerin yeniden yapılanması süreci ise başka bir sorunsalı tartışma konusu yapmaktadır. Şiddetin yokettiği kentler, yıkım ve yapımın diyalektik ilişkisi üzerinden, kapitalist düzene hizmet eden bir araca dönüşmektedir (Harvey, 1990). Ve bu ikilem de; mimarlık pratiğinin araftaki tartışmalarından biridir …
UYARI :
BU BÖLÜM REFERANSI AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞ OLAN, TNUM25- KENTSEL MORFOLOJİ KONGRESİ KİTAPÇIĞI'NDA YER ALAN ANTROPOSEN ÇAĞI'NDA YIKIMIN BOŞLUĞU ADLI BİLDİRİDEN ALINTIDIR ! ÇALIŞMANIN TAMAMI, METİN İÇİ REFERANSLAR VE GÖRSEL REFERANSLARI İÇİN LÜTFEN MAKALEYE AŞAĞIDAKİ LİNKTEN ULAŞINIZ.
Şamlıoğlu, T. (2026). Antroposen Çağı’nda Yıkımın Boşluğu. Türkiye Kentsel Morfoloji Ağı, (2025),
177–192. ISBN : 978-605-2271-82-7
Publisher: Karadeniz Teknik Üniversitesi Yayınları
Page numbers: 177-192
Antroposen Çağı'nda Yıkımın Boşluğu adlı makaleye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.


